Yalihuyuk.com – Konya

Mehmet Akif Ersoy

Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi benim yurdumun üstünde inlemeli,

02 Mart 2012 - 6:58 'de eklendi ve 348 kez görüntülendi.
Mehmet Akif Ersoy

Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi benim yurdumun üstünde inlemeli,

 

 

Diyen Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy için, Devletimiz, 5649 Sayılı kanun ve 07.03.2008 tarih ve 26809 sayılı yönetmelikle, İstiklal marşının kabul edildiği gün olan 12 Martı, Mehmet Akif Ersoy’u anma günü olarak kabul etmiştir. Mehmet Akif Ersoy’u anma etkinliklerinin düzenleneceği bu günlerde bende milli şairimizi daha iyi tanımak ve anlamak için bu yazımı yazmayı uygun gördüm.
Farklı dünya görüşlerine sahip bütün tenkitçilerin kabul ettiği ortak kanaate göre yakın tarihimiz ve edebiyatımız için bir karakter abidesi olan Mehmet Akif; Hicri 1290 yılının şevval ayı içinde İstanbul da doğmuş. Bu tarih miladi olarak1873 senesinin Kasım veya Aralık aylarına rastlamaktadır. Nüfüs cüzdanına göre doğum yeri Çanakkale’nin Bayramiç ilçesi olarak gösterilse de, bu kayıt babasının görevi dolayısı ile gittiği Bayramiç’te oğluna nüfus kâğıdı çıkartmış olmasından kaynaklanmaktadır. Doğduğu ev İstanbul’un Fatih semtindeki Sarı güzel civarında Sarı Nasuh sokağında bulunan annesine ait bir evdir.
Milli şairimizin annesi Emine Şerife Hanım, aslen Buharalı olup Tokata yerleşmiş bir ailenin kızıdır. Mehmet Akif’in damadı, Ömer Rıza Doğrulun verdiği bilgiye göre, itikadı bütün, ibadet etmekten zevk duyan, iyilik etmeyi seven Emine Şerife hanımın en büyük arzusu hac ibadetini yapmaktı. Merhum Akif, annesini bu arzusunu yerine getirmiş ve hacca göndermiştir. Annesi Akif Mısırda iken 1926 yılında doksan yaşına yaklaşmış olarak vefat etmiş, Beylerbeyi civarındaki Küplüce mezarlığına defnedilmiştir.
Babası Tahir Efendi ise, aslen Arnavutluğun İpek kasabasının Susişa köyündendir. Bu kasaba ve köy bugün 17 Şubat 2008 yılında bağımsızlığını ilan eden Kosova nın sınırları içindedir. 
Tahir Efendi, hem Arapça olan isminin Türkçe karşılığı, hemde şahsiyetinin belirli özelliği ile “Temiz Tahir” diye tanınmıştır. Tahir Efendi, Fatihteki Nakşî şeyhlerinden Feyzullah Efendiye intisap etmiş, Bununla beraber kuvvetli bir medrese eğitimi almış, Zamanın din âlimleri arasında önemli bir mevki olan Fatih dersiamları(medrese hocası) arasında yerini almıştı.
Mehmet Akif ilk dini bilgileri, babası Tahir efendiden almıştır. Vefatına kadarda, Arapça, fıkıh ve akait bilgilerinin ilerlemesinde, oğluna en büyük yardımcı olmuştur.
Tahir Efendi Akif henüz ondört yaşında iken, altmış yaşını biraz geçmiş olarak 1888 yılında vefat etmiştir.
Çocuk yaşından itibaren, etrafında takva ve merhamet sahibi bir anne ile âlim, imanlı, haksever, dürüst bir babayı bulan Akif, dört yaşında iken Fatih muvakkithanesinin(namaz vakitlerinin hesaplandığı yer) yanındaki iptidai mektepte öğrenimine başlamıştır. İki yıl burada okuduktan sonra, yine aynı bölgedeki, Emir Buhari iptidai mektebine geçmiştir. Buradan sonra Fatih merkez Rüşdiye sine yazıldı. Akif, zamanına göre en değerli hocaların bulunduğu bu okulda, özellikle Türkçe öğretmeni Kadri Efendi’den aradan yıllar geçtikten sonrada takdirle bahseder.
Akif, Fatih merkez Rüşdiye sine devam ederken, bir yandan da Kuranı ezberlemeye başlamıştır. Bu arada Mevlevi dedesi olan, Selanikli Esat dede’den Farsça, Hoca Halis Efendi’den de Arapça öğrenmiştir. Akif Rüşdiye deki öğrencilik yıllarında, Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca derslerinde devamlı çok başarılı olmuş, arkadaşları arasında hep birinci gelmiştir. Akif aynı yılarda, Mevlana’nın mesnevisini, Sadi’nin Gülistan’ını, Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu da okumuştur.
Akif Rüşdiye’den sonra, Mülkiye, İdadisine girdi. Üç yıllık birinci kısmını bitirip, yükseğinin ilk yılını okurken, babasını kaybetti, aynı yıl evleri de yanınca, ailesinin yükü tamamen Akif’ in üzerine kaldı. Dolayısı ile kısa yoldan meslek sahibi olmak için, o yıl yeni açılan baytar mektebine kayıt olduğu bu okuldan, 1893 yılında birincilikle mezun oldu.
Böylece ilk resmi vazifeye de, hayvanat umum müfettiş yardımcısı olarak başlamış, ülkenin birçok yörelerini dolaşmıştır.  Bu geziler esnasında Rumeli ye de uğramış,  babasının köyünü de ziyaret etmiş ve akrabaları ile tanışmıştır.
Daha sonra Safahat’ın değişik manzumelerinde yer alan, Memleketin, Halkın ve köylünün durumunu anlatan gerçekçi tasvirleri ve koyduğu teşhislerin isabeti, bu görev esnasında yaptığı seyahatlerin kendinde bıraktığı intibalardan kaynaklanır. Aynı görevle İstanbul’da bulunduğu yıllarda, Halkalı ziraat mektebinde kitabet-i resmiye(kompozisyon) ve Çiftçilik Makinist mektebinde hocalık yaptı. Birinci Safahatın ilk şiirlerinden olan Hasta da, ziraat mektebindeki hocalığı sırasında, Anadolunun güney vilayetlerinden gelerek, vereme yakalanan ve ölen Ahmet adındaki bir öğrencisinin gerçek hikâyesini anlatmaktadır.
Meşrutiyetten sonra Darülfünun’un(Üniversite) edebiyat bölümünde Osmanlı edebiyatı dersleri verdi. Bu arada, Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye camilerinde halka vaazlar veriyordu. Akif 1913 yılında resmi baytarlık görevinden ayrılır. Bu ayrılışın ardında, Ülke için aktif bir görev almak ve faydalı olmak düşüncesi vardır. Çünkü üst üste gelen Balkan harbi faciaları, yaklaşmakta olan, birici Dünya harbinin belirtileri, devletin içine düştüğü buhran, Akif’i vatan hizmetinde bizzat mücadeleye zorluyordu. 1914 yılında, Mısır ve Medine’ye iki aylık bir seyahat yapan Akif, İslam dünyasının durumu hakkında müşahedelere dayanan bilgiler edinmişti.
O yılarda Harbiye nezaretine bağlı olarak “Teşkilat-ı Mahsusa” olarak bilinen bir teşkilat kurulmuştu. (Teşkilât-ı Mahsusa, İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır. İttihat ve Terakki’nin Türkçü ve İslamcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunmuştur. Çeşitli tanık ifadelerine göre 1911’den itibaren etkin olmuş, 5 Ağustos 1914’te Harbiye Nezaretine bağlı resmi bir örgüte dönüştürülmüştür. 8 Ekim 1918’de İttihat ve Terakki hükümetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilât-ı Mahsusa da resmen tasfiye edilmiştir)
Fedakâr ve vatanperver şahsiyetleri toplamak isteyen teşkilat, Akifin tecrübe ve bilgisini dikkate alarak vazife almaya davet etti. Akif bu görevi kabul etti, çok büyük hizmetlerde bulundu ancak buradaki görevlerini hiçbir zaman, resmi biyografisinde bahsetmedi. Yıllar sonra aynı teşkilatta görev alan Kuşcu başı Eşref(Albatı)gibi diğer bazı şahsiyetlerin hatıralarından Akif’in buradaki görevlerini anlayabiliyoruz.
Akif’in burada iki mühim görevi olmuştur;
Birincisi, Birinci Dünya savaşında Almanların İngilizlerden aldıkları esirler arasında bulunan müslümanlara savaşın gerçek yüzünü göstermek, kime karşı savaştıklarının şuuruna vardırmaktı. Çanakkale savaşları sırasında bu maksatla Berlin de bulunuyordu. Safahatın beşinci kitabını teşkil eden, Hatıralar’ daki, Berlin hatıraları adını taşıyan bölüm bu seyahatin sonucudur.
Teşkilatın Akife verdiği ikinci görev, İngilizlerin kışkırtmasıyla, Osmanlı devletine isyan eden Arap kabilelerine karşılık, devlete bağlı diğer kabilelerin desteğini sağlamak. Onların sayılarını artırmaktı. Bunun için Akif, Berlin’den döndükten sonra Arabistan seyahatine çıktı. Necid’e kadar gitti. Böylece bazı kabilelerin, şeyhlerin ve emirlerin desteğini almayı başardı. Yine Safahat’ta ki, Sudanlı bir müslümanın peygamberimize olan aşkıyla Sudan’dan yaya olarak çıkıp gece gündüz yol alarak, Peygamberimizin kabrine gelip yakarışı ve Rasulullahın ruhunu görerek orada ruhunu teslim edişini anlatan“Necid Çöllerinden Medine’ye”adlı, her okuduğumda duygulandığım müthiş manzumesi bu seyahatin sonucudur.
Dünya savaşından sonra yurdumuz ağır mütareke şartlarını kabul etmek mecburiyetinde kalınca Anadolu’ya geçmeyi düşünmüş ve 1920 Şubatında Balıkesir’e geçerek Kuvay-ı Milliyecilerle görüşüp Zağanos Paşa camiinde, memleketin kurtuluşu ile ilgili olarak vaazlar vermiştir.                       
Bu tarihten sonra tamamen kendisini milli kurtuluş hareketinin içinde bulan Akif, İneboludan Kastamonu’ya ulaştı. Burada Nasrullah camiinde verdiği meşhur vaazları, istiklal mücadelemizde büyük rol oynamıştır. Bu vaazlarında Akif, Sevr’in kabul edilemeyeceğini, tek çarenin imanla, silahla Avrupa sömürgecilerine karşı koymak gerektiğini, şiirlerlede süsleyerek heyecanlı bir üslupla anlatmış, bu vaazlar, Ankara’da çıkmaya başlayan Sebilürreşat dergisinde de yayınlanmış, Ordu kumandanları broşürler haline getirerek, askere ve halka bunları dağıtmışlardır. Kurtuluş savaşında halkın ve askerlerin birleşmesinde bu vaazların çok büyük etkisi olmuştur. Anadolu’da ki birçok isyanın yatıştırılmasında etkili görevler yapan Akif,25 Aralık 1920 de Burdur mebusu olarak meclis çalışmalarına katıldı.
1920 yılının son aylarında Maarif vekâleti(Milli Eğitim Bakanlığı)milli marş güfte yarışması açmış, süre bittiği halde istenilen özellikleri taşıyan bir güfte bulunamamıştı. Verilen süre uzatılınca, o zamanki bakan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Akif’in de yarışmaya katılması için bir mektup yazdı.
Akif İhtiyacı olmasına rağmen verilecek mükâfatı almamak şartı ile kabul etti, Müsabakanın sonunda birinci seçilen istiklal marşımız,12 Mart 1921 de T.B.M.Meclisince kabul edildi.
Birinci mecliste muhalefet gurubu içinde yer alan Merhum Akif; ikinci dönem için seçimlere girmedi. Henüz emekliliğide elde edememişti. Bunlara birtakım bedbinlikleri de(kötümserlik, karamsarlık)eklenince, Kendisinin ve ailesinin geçimi için, Abbas Halim Paşa’nın Mısır’a davetini kabul etti.1925 yılına kadar yazları İstanbul’a geldi ama bu tarihten sonra devamlı Mısırda kaldı. Kahire Üniversitesinde Türk Edebiyatı dersleri verdi. Bu arada K.Kerimin tercümesini yaptı. Namazlarda Türkçe tercümesinin okutulmasından korkan şair bunu yayınlamadı. Bu tercümeyi, Ekmelettin İslam oğlunun babasına verdi. Vasiyeti üzerine bilahare yakıldı.(Ali Ulvi Kurucunun Hatıraları)
!935 yılında dinlenmek için Lübnan’a giden Akif,buradan sıtmaya yakalanmış olarak döndü.!936 yılında İstanbul’a geldiğinde çok zayıflamıştı.27 Aralık 1936 gecesi Hakkın rahmetine kavuştu.
Maalesef bu büyük şairin cenazesi için o günün hükümeti hiçbir ilgi göstermemiş, ölüm haberi bile duyurulmamış, Birkaç üniversitelinin duyması ile kısa süre içinde binlerce genç toplanıp Edirne Kapı Şehitliği’ne defnedilmiştir.
Bu vurdumduymazlığı Peyami Safa O günlerde yazdığı makalesinde şöyle özetlemiş. “Zararı yok bazen bütün memleketi birkaç adamın vefası temsil eder.”
Ancak bugünkü yöneticilerimiz 12 Martı anma günü olarak kabul ederek Milli şairimize olan bu vefasızlığı gidermişlerdir.
Merhum Akif’e cenabı hak, rahmeti ile muamele etsin, bizleride cennette komşu kılsın inşallah.
Selam ve dua ile.

 

Not; Kaynak olarak, Diyanet İşleri Başkanlığının 1992 yılında yayınlamış olduğu, Orhan Okay ve Mustafa İsen’in hazırladığı Safahat  adlı eserden faydalanılmıştır.Daha geniş bilgi için bu esere müracaat edilebilir.

 

 

 

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER